RÖPORTAJLAR

Sunay Akın : Hissi Senetlerine Sahip Çıkan Hikâye Anlatıcısı

12/07/2018

İlk şiirini bir dolap askısına yazıp ona üşüyüp üşümediğini soracak kadar harika bir kalbe, tanıdığımdan beri şiirleri ile içimdeki tüm karanlığı silip hislerimi ortaya çıkaran, benim gibi daha birçoğunun yolunu aydınlatan kişiye doğru yola çıkıyorum. Yaklaşık 1,5 saat süren yolculuk sonrası tam da hayâl ettiğim yerde, çocukluğum kokan müzeye adımımı atıyorum.
Müze deyince sakın çevirmeyin sayfayı…
Bu çok farklı bir müze…

Bugünkü röportajımızda çocukluğumuza, hatta annelerimizin, babalarımızın, dedelerimizin, onların dedelerinin çocukluğuna kadar ineceğiz ve bunu tanıdığım ilk andan beri hayranlıkla takip ettiğim Sunay Akın ile yapıyor olacağız. Bir insanın zenginliğinin hisse senetlerinde değil, hissi senetlerinde olduğunu söyleyen ve bu senetlerine sahip çıkan, elindeki tüm parası ile içimizdeki çocukların kaybolmaması için yeni bir dünya kuran Sunay Akın ile İstanbul Oyuncak Müzesi’nde buluşuyoruz.
Kapıdan girdiğimiz gibi elini uzatıyor tüm sıcaklığıyla; aslında bizim değil, çocukluğumuzun elinden tutup başlıyor müzeyi gezdirmeye…

Sunay Bey nasılsınız?
Gerçek bir öyküden bahsederek cevaplayayım bu sorunu Fulya. Gerçek bir hayat öyküsü bu… Darbe oluyor ve şairi hapse atıyorlar. Aradan bir yıl geçiyor ve görüş günü düzenliyorlar. Şair kızını çağırıyor; kızı 7 yaşında. Görüşmenin yapıldığı yere kız gelirken elinde bir resim tutuyor. Görevli resme bakıp ne olduğunu soruyor. Kız cevaplıyor: “Babama bir resim yaptım.”
– Ne resmi?
– Kuş resmi…
İçeri girmesi yasaklar listesinde kuş var!
“Kuş içeri giremez” diyip yırtıyor kâğıdı görevli. Kız başlıyor ağlamaya. Düşünsenize bir yıldır görmediği kızı, şairin gözü önünde ağlıyor. “Kızım üzülme” diyor şair ama ağlayarak gidiyor çocuk. Aradan bir yıl geçiyor, çocuk yine resim yapmış geliyor. Aynı sohbet…
– Ne resmi bu?
– Ağaç…
Ağaç yasak listesinde yok. İçeri giriyor kız gülerek ve “Baba sana ağaç resmi yaptım” diyor… “Kızım çok güzel, ne ağacı bu? Ne güzel dallarında meyveler var.” Kız çocuğu usulca diyor ki “Şşş baba, onlar meyve değil, kuşlar… Ağacın dallarına gizledim.”
İşte burada sanatı görüyorsunuz. Sanat nedir sorusunun cevabı bu öykü bence. Bir kuş resminin girmesinin yasak olduğu yere bu kız çocuğu sanatın gücüyle koskocaman bir kuş sürüsünü sokuyor.
Sanat bunu yapar işte. Sanat baskıları, yasakları, hayatı kirletmek isteyenleri yok eder. Onlara karşı direnir. Sanat olmasa kulduk, köleydik. Güce, iktidara, erkek egemen topluma kul olurduk. Sanat insanın insan olma yolunda attığı adımlardır. Toplumun gelişmesi bilim ve sanat denilen iki kanadı kullanmasıyla mümkündür.
Nasıl mıyım? İşte bu kız çocuğu gibiyim…

Birçoğumuz için siz her şeysiniz; yazar, araştırmacı, televizyon programcısı, şair, hikâye anlatıcısı olarak biliyoruz sizi. Asıl hangisi Sunay Akın?
Bu soruya artık cevap vermek çok kolay benim için. Ülkemizde hiçbir marifeti, mahareti, becerisi, ustalığı olmayan insanlar için şu tanım kullanılır: Okuryazar! Bunun anlamı; bu insan adını ve soyadını yazmayı biliyor ama başka da bir şey yapamaz. Fazla bir şey beklemeyin bundan.
Ben 6 yaşında kendi kendime okumayı yazmayı öğrendiğim günden bugüne kadar hayatım boyunca sadece okudum yazdım, hiçbir şey yapmadım okumak ve yazmak dışında. Ben okuryazarım…
Bir ışık var insanlık tarihi boyunca elden ele taşınır, karanlığı aydınlatır. Bu, bilginin ışığıdır. Bilgi üretilen ve yönetilen en büyük güçtür ve o bilginin ışığı aydınlıkta durana verilmez. Benim çabam o bilgi ışığını karanlıkta mahkûm olana taşımak. Çünkü ışık karanlığa aittir ve önemli olan onu taşıyan el değil, ışığın kendisidir.
Ben unvan, ödül, nam peşinde olmadım. Evet insanlar bana ulaşmak istiyor, fuarlara geliyorlar, fotoğraf çekiliyorlar ama onların ilgisi bana değil, o ışığa. Yoksa ben popüler kültürün ortaya çıkardığı biri değilim. Ben gösterilerimle, kitaplarımla, müzelerimle varım. Bu ışığın mabetleridir, aslolan o sevgi ışığa; bana değil.

Biliyorum ki Karadenizlisiniz. İstanbul’a nasıl geldiniz ve bu şehre aşkınız nasıl doğdu?
Ne mutlu bana ki Trabzon’da dünyaya geldim. Ama bu cümlenin içindeki Trabzon, bugünkü Trabzon değil. Benim gözlerimi dünyaya açtığım Trabzon’da amatör sinema kulübü vardı; ailem beni ve abimi oraya üye yapmıştı. Cumartesi günleri bize sinema tarihi anlatılıyordu; yaşlar 7-8. İlk sinema gösterisinin 1885 yılında Paris’te Grand Cafe’nin bodrum katında Lumière kardeşler tarafından yapıldığını Trabzon’da öğrenmiştim. İşte böyleydi çocukluğum.
En büyük şansım annem ve babamdır. Babam çok iyi bir terziydi. Bizi daha iyi bir eğitim alalım diye İstanbul’a getirdi. O kadar düşünceliydi ki babam, burada yabancılık çekmeyelim diye tatillerde hep getirirdi alışmamız için.
6 yaşımda ilk kez buraya geldiğimde babamın bizi götürdüğü ilk yer Arkeoloji Müzesi’ydi. Şimdi İstanbul’a gelenlerin hangisi ilk kez Arkeoloji Müzesi’ne gidiyor? Annem ben ve ağabeyimi en güzel ve temiz giysilerimizi giydirip kitap almaya götürürdü. Bu bir ritüeldi.
Bunları yapan annem ve babam ilkokul mezunuydu ama Cumhuriyet insanlarıydı. Mustafa Kemal Atatürk’ün Anadolu’da dirilttiği insanlardı, kul ve köle olmaktan kurtardığı insanlardı…
Ne mutlu bana ki İstanbul’da dünyaya gelmedim. Çünkü ben hayal ettim burayı, sinemada gördüm. İstanbul’un resimlerinin olduğu kibrit kutularını biriktirirdim. Hep hayrandım buraya…

Peki ilk okuduğunuz kitabı hatırlıyor musunuz?
Evimizde Varlık Yayınlarının çıkarmış olduğu cep yayınları vardı. Rahmetli dedem Şükrü Efendi çok okurdu. Anımsadığım ilk kitap Japon Halk Masalları… Mobidik ve Aziz Nesin’in kitapları da ilk okuduğum eserler… O zamanlar ansiklopediler her hafta fasikül halinde dağıtılırdı. Hepsini tek tek okurdum. Bütün ansiklopedileri okumuşumdur. Beklerdim yenisi gelsin diye. Bugün artık bilgi kolay bulunuyor ama çoğunluk okumuyor. Benim çocukluğumda bilgiye açtık. Bilgiye ulaşmak çok zordu, belki de bu bizi daha duyarlı hale getirdi.

Şiire olan aşkınız nasıl doğdu? Siz bunu nasıl hissettiniz?
Şansım şuydu ki, çocukluğumda evin duvarına 365 tane şiir asılırdı. Saatli Maarif Takvimi… Günü gösteren sayfaların arkasında şiirler vardı; her güne ayrı bir şiir. Her akşam gün biterken o yaprak koparılıp okunurdu. Yılın 365 günü şiir okunan bir evde nasıl şiire âşık olmayayım?
İlk şiirimi 7 yaşındayken anne ve babamın boş bir askısına yazmıştım. Dolabı açıp kostümlere rol verirdim, oyuncu gibi onları tiyatro sahnesinde oynatırdım. Dolapta boş bir askı görmüştüm, ona şiir yazdım; “Üşümüyor musun?” diye sorduğumu hatırlıyorum.
Babam saz çalardı, sanatçı ruhluydu. Televizyon yoktu, her akşam radyo tiyatrosu dinlerdik. Edebiyat, şiir hep içimizdeydi.

Cemal Süreya’ya gelelim istiyorum. 1984 yılında yayınlanan bir şiirinde sizden bahseden bir şair kendisi. O zamanlar siz 23 yaşındaymışsınız. Bu eminim ki muazzam bir duygu, gururdur. O anda neler hissediyordunuz? Şimdi ne hissediyorsunuz?
Ben hep daha iyisini yapacağıma inanıyorum. Yazdığım kitapları önce seviyorum sonra beğenmiyorum, kaçıyorum hemen. Yani o kitaplar, oyunlarım, müzeler gücümle oldu ama daha da güzel olabilirlerdi. Bu benim kendimle olan yarışım.
Cemal Süreya’yı tanımak, onun çırağı olabilmek hayatımdaki en büyük şanstır. Cemal Süreya hayatımda gördüğüm en aydın insanların başında. Kendisi benim imza günüme katılıp sıraya girmiştir, düşünün. Ama benim henüz kitabım çıkmamıştı.
(Şaşırıyorum, gözlerimi açıp bakınca ekliyor.)
O gün benim düğün günümdü. 7 Mart 1986’da tebrik kuyruğunun sonundaydı. İnsanlar ondan imza almak için kuyruğa girerken, o beni tebrik etmek için sıradaydı. Çok ironik değil mi?
Onunla baba oğul ilişkisi vardı aramızda. Her yönden babalık yaptı bana. Bundan belki 10 yıl önce onu çok anlatırdım ama ülkemin, insanlığın şu halini görünce onu ve etrafında tanıdığım onca güzel edebiyatçıyı anlatmak canımı acıtıyor… Bu güzel millete ne oldu? Bu kadar çabuk nasıl eridi diyorum…

En sevdiğim şiiriniz Dişi Kuş. O kadar anlamlı ki. Bu şiirinizi biraz anlatır mısınız bana?
Kuru bir ot
gibi yaşıyorum
gözlerden uzak
patika bir yolun
kıyısında

Tek suçum
sap olamamak
baltanın
kanlı oyunlarına

Ama yine de
umut dolu kalbim
belki bir dişi kuş
taşır beni diye
daldaki yuvasına…

O benim aslında… Biz sanatçılar genelde aşağılanır, küçük görülür, mesleği olmayan, geleceği karanlık olarak algılanırız ya, bunun nedeni de La Fontaine’dir bence. Karınca ağustos böceğini aşağılar ya, oysa ağustos böceği keman çalıyordur. Konservatuvarda öğrenci, neden aşağılıyorsun? 
Ben de orada işte kendimi anlatıyorum, ot gibi yaşıyorum, kanlı oyunlara sap olmuyorum. Ama yine de umut dolu kalbim… Her zaman umutluyum.
Ben ironi ve lirizmi çok seviyorum. Şiirde önemli olan dize değil, şairin dize gelmemesidir. Ben süslemeci yani dizeci değilim. Şiir, dışında bıraktığı sözcüklerde olur. Senin bu şiire çok güzel demendeki tepki, içinde uyanan hislerdir. Aslolan ona dokunabilmek…

Ben hiç Kız Kulesi’ne gitmedim. Ve siz Kız Kulesi’ni öyle güzel anlatmıştınız ki hayran kalmıştım. Bir de onu Şiir Cumhuriyeti ilan ettiniz. Neden orası bir Şiir Cumhuriyeti oldu ve neden benden küçük kardeşlerim bunun kıymetini şu anda bilemiyor sizce?
1992’de Kız Kulesi ihaleye açıldı. 900 metrekare inşaat alanı! Burası Kız Kulesi işte. Bir millet kültür mirasına inşaat alanı der mi? Rantçılığa açtılar ve ben de orayı işgal edip Şiir Cumhuriyeti ilan ettim. İstanbul’un doğasını, hayvanlarını, ağaçlarını korumak için yapılan bir eylemdi bu. Gezi Parkı ile başlamadı yani olay.
İhaleye açıldığında Kültür ve Turizm Bakanı ayrı ayrıydı; ikisi de bu ihaleyi onayladı. Sosyal demokrattı onlar ama ben muhaliftim. İstanbul’un göbeğindeki parkta ağaçların kesilmesine de muhalifim. Çocuklarımıza, geleceğimize bırakacağımız kültürel miraslarımızı korumaya particilik gözüyle bakan aptaldır. Eğer bütün bu olanlar particilik olarak ele alınıyorsa aptallıktır bu. Çünkü bir millet doğasını, tarihini katledemez; onlar geleceğimizin bize bıraktığı emanettir. O yüzden orayı işgal ettim.
O kadar güzel günlerdi ki Fulya. Neler yapmadık ki? Şiir geceleri düzenledik, gelenler temiz görsün diye dışarıyı erkenden gidip süpürürdük. Kız Kulesi’ne bir kütüphane götürmüştüm, sadece şiir kitapları vardı; konserler verdik, sergiler açtık orada. Gelenleri araştırdık; eğer ceplerinde düz yazı yani gazete, roman varsa kabul etmedik o yazıları. Çünkü Kız Kulesi bir Şiir Cumhuriyeti’ydi; burada düz yazıya yer yoktu ve Cemal Süreya’nın şu yazısını yazdık oraya: “Ağır ol düz yazı, sen anca uçağa binebilirsin.”

Kız Kulesi bir müze olsun istedim hep…

Müzeler bize göre biraz soğuk geliyor ama oyuncaklar da tam tersi çok sıcak. Oyuncak Müzesi fikrinizi paylaşır mısınız? 
Öyle, soğuklar gerçekten. Bizdeki müzecilik anlayışı hep depoculukta kaldı. Gerçekten müzeleri toprak altı eserlerin olduğu bir yer gibi anlıyoruz. Müzecilik objenin etrafında tarih oluşturmak aslında… Evdeki eskilerden müze oluşmaz.
Almanya’nın Nürnberg kentine davetli gitmiştim. Benim hayatım müze ve kütüphanelerde geçti. Sahafları ve antikacıları gezerim, başka da bir şey yapmam. Orada da öyle yaptım. Bir günüm var, müze gezeceğim diye düşünüyorum. Kaldığım otelin lobisinde bir broşür gördüm: Nürnberg Oyuncak Müzesi! 1990’ların başı. Oyuncak müzesi mi olur? İlk bileti ben aldım girdim, bir saat ayırmıştım oraya. Akşam Alman görevli geldi “Beyefendi kapatıyoruz” dedi. Dışarı çıkamadım. Şu anda ziyaretçilerin burada yaşadığını ben orada yaşadım.
Sonra gittiğim bütün ülkelerde oyuncak müzesi olduğunu gördüm ve düşündüm. Benim ülkemin bu bilgi birikiminden haberi yoktu. Bu bilgi ışığını getirdim ülkeme… Hem de belgeleriyle birlikte. Alın terimle kazandığım her şey burada.
Yetmedi tabii, aileme ait bu konağı da müze yaptım… Bunu severek yaptım. Oyuncakları almaya, babalarından kızlarını istemeye gider gibi gidiyorum. Bunlar koleksiyonerlerin özel eşyası. Kızını verir gibi veriyor koleksiyonerler… Hepsini pamuklara sarıp kucağımda getiriyorum uçakla…

Eminim hepsi çok değerli ama benim merak ettiğim, müzedeki en genç ve en yaşlı oyuncağın hangisi olduğu?
En eski oyuncak Berlin’deki bir antikacıdan aldığım beyaz bir at, en yenisi ise Nuh’un Gemisi…

O kadar güzel oyuncaklar var ki burada, hepsi tarih kokuyor. Merak ediyorum ve soruyorum Sunay Bey’e; yeni nesil oyuncakçılar hakkında neler düşündüğünü… 
Artık oyuncakçıdan içeri girildiğinde tek tip oyuncağa bakılıyor, plastik. Bizde oyuncak nitelikli bir şey değil, oyuncağa bütçe ayırmıyoruz. Devlet pırlantadan yüzde sıfır, asitli içeceklerden yüzde sekiz, oyuncaktan yüzde on sekiz stopaj alıyor. E hâl böyle olunca, anne baba da bilinçli değil, ne oluyor? Ucuza giden, çocuk sussun diye üretilen oyuncaklar rafları dolduruyor. Kız çocuğa bebek alınır, erkek çocuğa tabanca. Sonra koca koca adamlar düşünür, “Kadın cinayetleri nasıl önlenir?” diye. Çocuğun oyuncağını lüks tüketim maddesi olarak görenlere bunu nasıl anlatabiliriz ki?

Sırada bir de Kedi Müzesi var sanırım. Biraz bundan da bahsedebilir misiniz?
Evet yeni müzemiz bu olacak. Kedinin etrafındaki tarihi göreceksiniz. Yer belli değil. Şu anda doğru belge ve birikim oluşturma peşindeyim.

“İstanbul’da Bir Zürafa” isimli bir kitabınız var ve şu anda Oyuncak Müzesi’nin kapısında bir zürafa var. Neden at, deve değil de zürafa?
Aaa çünkü bu bölgenin adı Zürafalı Bahçe idi. Şu görmüş olduğun Göztepe Erenköy’ü Mehmet Münif Paşa yapmıştı. İlk bilim dergisini çıkaran entelektüel bir insandı. Bu konağın bahçesine zürafa heykeli koymuştu. Halk buraya o yüzden Zürafalı Bahçe derdi. Ben de dedim ki Mehmet Münif bir zürafa koyarsa, Sunay Akın üç zürafa koyar. Bunlar aynı zamanda sokak lâmbası. Gece aydınlatır tüm sokağı ve ben o ışığın altında durup derim ki: “Ey koca Münif, bilimin ışığı hâlâ karanlığı aydınlatıyor; bilimin ışığı hiç sönmez.”


Röportajı bitiriyoruz ve müzeyi detaylı gezmeye başlıyoruz. Tek tek gösteriyor oyuncakları Sunay Bey. Tabii birinden diğerine geçerken her yer oyuncak olduğundan, yolumuzun üstündekilerin hikâyelerini anlatıyor. Hepsi o kadar büyülü hikâyelere sahip ki. Sanırım ben de Sunay Bey’in Almanya’daki müzede yaşadıklarını hissediyorum burayı gezerken. Geri dönmek zorunda kalmasam bir iki gün müzeyi karış karış gezebilirim. Yakınlarda benden haber alamazsanız tüm gün boyunca, beni nerede bulacağınızı tahmin ediyorsunuzdur…
Çocukluğunuzun elini hiç bırakmamanız dileğiyle…

Sevgiler

Fotoğraflar: Emre Canbulat

You Might Also Like

No Comments

Leave a Reply